HOCA AHMED YESEVİ VE ALPERENLERİ
HOCA AHMED YESEVİ
Prof.Dr. H. ÖZDEMİRFatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi
Mütevelli Heyet Başkanı
Daha sağlığında, binlerce öğrenci, Yesevî mektebinden aldıkları inanç, bilgi ve bilinci Horasan'a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türklük bölgelerine, Diyâr-ı Rûm (Roma Diyarı) diye adlandırılan Anadolu'ya ve Avrupa Türklüğüne ulaştırmışlardır.
Kendisinden söz eden menâkıbnâmelere göre, Ahmed Yesevî tahmini 1093 yılında Batı Türkistan’daki Çimkent şehrinin doğusunda bulunan ve Tarım Irmağı’na dökülen Şâhyâr Nehri’nin küçük bir kolu olan Karasu üzerindeki Sayram kasabasında doğdu. Sayram’da İmâm Muhammed b.Ali neslinden gelenlere “Hâce” denildiği gibi, onlara bağlı olanlara da aynı isim veriliyordu. Ahmed Yesevî, bu silsileye bağlı olduğu için Hâce Ahmed, Hâce Ahmed Yesevî, Kul Hâce Ahmed şekillerinde de anılmaktadır İspicab (İsficab) veya Akşehir adıyla da anılan Sayram kasabası eskiden beri önemli bir yerleşim merkeziydi. Sayram kasabası, bu dönemde Aksu sancağına bağlıydı ve Aksu’nun 176 km kuzeydoğusuna düşüyordu. Sayram halkını Türkler ve Acemler oluşturmaktaydı. (Sayram bugün Kazakistan sınırlarındaki Çimkent şehrine, 7 km mesafededir.) Sayram’ın tanınmış şahsiyetlerinden olan babası, kerametleri ve menkıbeleriyle tanınan ve Hz. Ali soyundan geldiği kabul edilen, Şeyh İbrahim adlı kıymetli bir zattır. Şeyh İbrahim’in soyu Muhammed Hanefi kanalıyla Hz. Ali’ye dayanır. Nesebnâme adlı eserin onun tarafından yazıldığı düşünülmektedir. Annesi ise, Şeyh İbrâhim’in haleflerinden Mûsâ Şeyh’in kızı, Ayşe Hatun’dur. Annesi bugün hâlâ Karasaç Hâtun olarak anılmaktadır. Ahmed Yesevî’nin anne ve babasının türbeleri Sayram’dadır ve bunların Yesevî tarafından yaptırıldığı düşünülmektedir.
Şeyh İbrahim’in Gevher Şehnâz adlı kızından sonra ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Ahmed Yesevî; önce annesini, ardından dailk eğitimini aldığı babasını kaybetti. Babası öldüğünde daha 7 yaşındaydı. Kısa bir müddet sonra Gevher Şehnaz, kardeşini de yanına alarak Yesî şehrine gitti ve oraya yerleşti (Şehrin adının Türkçedeki yassı kelimesinin “yessi “ şeklinde telaffuzundan türediğini belirten görüşler vardır. Yesî şehri, bugün Kazakistan’daki Türkistan isimli şehrin sınırları içindedir). Yesevî adı, Hoca Ahmed’e, Yesî’de yaşamasından dolayı verilmiştir.
Tahsiline Yesî’de başlayan Ahmed Yesevî, küçük yaşına rağmen birtakım tecellilere mazhar olması, beklenmeyen fevkaladelikler göstermesiyle çevresinin dikkatini çekti. Menkıbelere göre, yedi yaşında Hızır’ın delaletine nail olan Ahmed Yesevî, Yesî’de Arslan Baba’ya intisap ederek ondan feyiz almaya başlar. Arslan Baba, onun hem eğitimini üstlenir; hem de manevi babası olur.
Arslan Baba’nın Yesî’ye gelerek Ahmed Yesevî’yi bulması Hz. Peygamberin manevi bir işaretine dayanmaktadır. Rivayete göre; Arslan Baba’ya, Hz. Muhammed'in emanet ettiği hurmayı Ahmed Yesevî'ye ulaştırma görevi verilmiştir. Mezâr-ı Şerifte bulunduğu bir dönem, İmâm Rızâ'nın öğrencisi olduğu belirtilen Arslan Baba’nın, Yesevî'nin manevi yücelmesinde önemli bir yeri vardır. Dîvân-ı Hikmet'te bu hadise şöyle dile getirilir: "Yedi yaşta Arslan Bab'a selam verdim, ‘Hak Mustafa emanetini lutfedin’ dedim. Hem o vakit bin bir zikrini tamam ettim, Nefsim ölüp lâ- mekâna yükseldim işte". Bir rivayete göre de Hz Muhammed'in verdiği hırkayı giydirir.
Ahmed Yesevî, Arslan Baba’nın terbiye ve irşadıyla, kısa zamanda mertebeler aşar, şöhreti etrafa yayılmaya başlar. Fakat kısa bir süre sonra, Arslan Baba vefat eder. Bugün Arslan Baba’nın türbesi Yesî yakınlarında bulunan tarihi Otrar şehrindedir.
Buhara ve Semerkand’daki yaşamı ve tahsili
Ahmed Yesevî, Arslan Baba’nın vefatından bir müddet sonra zamanın önemli İslam merkezlerinden biri olan Buhara ve Semerkand’a gider. Bu ziyaretlerinde devrin önde gelen âlim ve mutasavvıflarından Şeyh Yusuf El-Hemedânî’ye intisap ederek onun irşat ve terbiyesî altına girer. Buhara’da gerçekleşen bu intisabı; Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet’inde şöyle anlatacaktır: “Yirmi yedi yaşta pîri buldum, gördüğüm her sırrı perde ile sarıp örttüm. Dergâhına sığınarak izini öptüm. O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte” (Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet, s. 72.)
Yusuf El-Hemedânî’nin Ahmed Yesevî’nin yetişmesinde temel bir etkisi olmuş ve Yesevî, bütün tarikat usullerini ondan öğrenmiştir. Türbesi Merv'de bulunan El-Hemedânî'den yoğun bir tasavvuf eğitimi alan Yesevî, şeyhin dört halefinden üçüncüsü olmuş ve ilk iki haleften sonra şeyhinin yerine geçmiştir. Hemedânî'den aldığı bir işaretle buradaki irşat makamını Şeyh Adülhalik Gücdüvânî'ye bırakarak Yesî'ye dönen Yesevî, büyük bir etki alanına ulaşacak olan Yesevîye Ocağı'nı kurmuştur. Abdülhâlik Gücdüvânî ise, öğrencisi Muhammed Bahâüddîn Nakşibendî’yi yetiştirerek, o dönemde Yesevîye Ocağı dışında ortaya çıkan iki büyük tarikattan birinin öncülüğünü yapmıştır. Buhara'da kurulan Nakşibendîye tarikatı, zamanla Afganistan, Hindistan ve Anadolu'ya yayılmıştır.
Yusuf El-Hemedânî, büyük bir hadis bilginidir. O zamanın en saygın eğitim kurumlarından olan Nizamiye Medresesi’nde ders vermiştir. El-Hemedânî’nin hocası olan Ebu Ali Farmedi aynı zamanda büyük İslam düşünürü Gazali’nin de hocasıdır. Nakşibendiyye tarikatının silsilesinde yer alan Yusuf El-Hemedânî, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi İslam merkezlerini dolaşarak halkı irşada çalışmaktaydı. Ahmed Yesevî’nin hangi kaynaklardan beslendiği bu isimlerle daha iyi anlaşılmaktadır.
Tarihi kaynaklarda kaydedildiğine göre devrin Selçuklu Hanı Sultan Sencer, Yusuf El-Hemedânî’ye bağlılığını her vesileyle göstermiştir. Bu bağlılık ölümle bile sona ermemiştir; bugün hem Sultan Sencer’in, hem de Şeyh Yusuf El-Hemedânî’nin kabirleri, Türkmenistan’daki Merv şehrindedir.
Olgunluk döneminde Şeyh Yusuf El-Hemedânî gibi bir mürşidin yanında devrin bütün ilimlerinde ilerleyen Ahmed Yesevî de şeyhi gibi İslam’ın zahiri esaslarına uygun hareket etti ve tarikatının esaslarını belirlerken İslam’ın hükümlerine ters düşebilecek hususlardan şiddetle kaçındı. Ahmed Yesevî’nin bu konuda ne denli titizlik gösterdiği, dile getirdiği hikmetlerin analiziyle kolayca anlaşılabilir. Ahmed Yesevî, tarikattaki sülûk adabını, İslam’ın zahir ve batın ilimlerini, şeyhi Yusuf El-Hemedânî’den öğrenmiş ve muhtemeldir ki şeyhiyle beraber Türkistan’ın çeşitli yerlerini dolaşmıştır.
Yusuf El-Hemedânî’nin vefatı üzerine irşat mevkiine önce Abdullah-ı Berkî onun vefatıyla Şeyh Hasan-ı Endâkî geçer.1160 yılında Hasan-ı Endâkî’nin de vefatı üzerine Ahmed Yesevî, irşat postuna oturur. Ahmed Yesevî, şeyhi Yusuf Hemedânî’nin ölümünden sonra dergâhın sorumluluğunu üstlenen üçüncü halef olarak bir süre Buhara’da hizmete devam eder. Bunu belirten kaynaklardan birisinde “Yusuf Hemedânî’nin üçüncü halefi, Hoca Ahmed Yesevî’dir ki, keramet ve harikulâde haller âdetlerinden idi; her kim halis bir niyetle kendileri ile müşerref olursa Ehlullah’tan olurdu. Nasıl ki ‘Niyetin koldaşın’ buyururlardı. Kutlu makamları Türkistan’dadır, yüce dergâhı çok feyizlidir.” ibareleri yer almaktadır.
Yesî’ye dönüş
Ahmed Yesevî, Yesî’ye yerleştikten sonra Türkistan’ın her yerinden gelen müritlerine eğitim verir. Bütün Türk yurtlarında İslamı tebliğle görevlendireceği bu müritlere, İslam’ın zahirî ve Bâtıni ilimlerini öğretir. Rivayetlere göre, Ahmed Yesevî dergâhında yetişip Hint kıtasından İdil boylarına, Çin Seddi’nden Tuna kenarlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyaya tebliğ ve irşat göreviyle gönderilen dervişlerin sayısı, doksan dokuz bindir. Bu doksan dokuz bin rakamı, sayı olarak tam tamına olmasa bile çokluğu ifade etmesi yönünden önemlidir.
Yine başka bir rivayete göre, Ahmed Yesevî’nin on iki bini kendi yaşadığı muhitte, doksan dokuz bini de uzak ülkelerde bulunan müridleri ve geleneğe uygun olarak hayattayken tayin ettiği pek çok halefi vardı. İlk halefi, Arslan Baba’nın oğlu Mansür Atâ’dır. Mansür Atâ, 1197 yılında vefat edince, yerine oğlu Abdülmelik Atâ; onun vefatından sonra yerine oğlu Tac Hâce, daha sonra da onun oğlu Zengi Atâ, irşat mevkisine geçtiler. Yesevî’nin ikinci halefi Harizmli Said Atâ, üçüncü halefi, Yesevî tarzındaki hikmetleri ve menkıbeleriyle Türkler arasında büyük bir şöhret ve nüfuzu olan Süleyman Hakîm Atâ’dır. Yesevviyye silsilesi, bilhassa Seyyid Atâ ile Sadr Atâ’dan gelmektedir.
Alperen, Ahî ve Bâcıyânlar, Yesevî’nin dervişleriydi
Daha sağlığında, binlerce öğrenci, Ahmed Yesevî mektebinden aldıkları inanç, bilgi ve bilinci Horasan'a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türklük bölgelerine, Diyâr-ı Rûm (Roma Diyarı) diye adlandırılan Anadolu'ya ve Avrupa Türklüğüne ulaştırmışlardır.
Anadolu'da ve Rumeli'de Türk varlığının kökleşmesinde en büyük hisselerden biri, Yesevî takipçilerinindir. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucuları olan Şeyh Edebâli, Hacı Bektâş Velî, Geyikli Baba; Ahmed Yesevî'nin takipçileridir. Ahmed Yesevî'nin Anadolu'ya gönderdiği Hacı Bektaş Velî, Osmanlı ordusunun belkemiği olan Yeniçeriliğin piriydi. Yine, Ahmed Yesevî'nin Hacı Bektaş'a yardımcı olarak gönderdiği Sarı Saltuk, Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren kişidir. Bursa'nın fethini hazırlayan Geyikli Baba, bir başka Yesevî takipçisidir.
Yesevî öğrencileri, Anadolu'nun Türkleşmesi yıllarında, XII'nci, XIII’üncü ve XIV'üncü yüzyıllarda, gerektiği zaman savaşçı dervişler olmuşlar "Alperen" adını almışlar, savaşmışlar ve savaşın ruhu olmuşlardır. Gerektiği zaman ticarete ahlak ve disiplin getiren ahlâk savaşçıları olmuşlar "Ahî" adını almışlardır. Kadınların aydınlanması yolunda uğraşmışlar "Bâcıyân" olmuşlardır. Boş arazileri canlandırmak ve yeşertmek işini üstlenmişler, yolların güvenliğini sağlamışlardır. Gönüllerde inanç, zihinlere bilgi ışığını saçan aydınlatıcılar olmuşlardır. Osmanlı'nın temeli Gâziler, Ahîler, Bacılar ve Abdal'lardır.
Ahmed Yesevî, binlerce yıllık Türk töresinin verdiği doğru ölçülerle de donanmış bir kişi olarak; İslam’ı doğru anlamış ve dosdoğru anlatmıştır. Milliyetin temeli "dil" ve "din" ise, biz dilimizin edebî hayâtiyetini ve Müslümanlık anlayışımızı, Ahmed Yesevî'ye de borçluyuz. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan'ın "Kolonizatör Türk Dervişleri" adlı eseri, bu konuda ayrıntılı bilgilerle doludur.
Uzleti ve Vefâtı
Ahmed Yesevî, Hz. Muhammed’in ömrünü tamamladığı 63 yaşına geldiği zaman, ondan daha çok yeryüzünde olmayı kabullenemedi. “Artık bizim için yerin altı, yerin üstünden daha hayırlıdır diyerek” tekkesinin bir tarafına yaptırdığı yaklaşık 2 m derinliğindeki bir çilehâneye çekildi ve vefâtına kadar 10 yıl hiç gün yüzü görmedi. 63 yaşından sonra Hz. Peygamberin görmediği dünyayı görmemeyi tercih etmiş, yıllarca bugün hâlâ kullanılan bir yeraltı yoluyla cemaate katılmış ve cuma namazlarına devam etmişti. Ahmed Yesevî’nin sünnet-i nebevîye olan saygı derecesini gözler önüne seren bu davranışının kanıtı olan hücresinin kalıntıları, bugün de muhafaza edilmektedir.
Şiirlerinin toplandığı eser olan “Dîvân-ı Hikmet”te Ahmed Yesevî’ nin yeraltında uzlete çekilişini ve uzlet hayatı esnasında yaşadığı manevi halleri anlatan hikmetler, önemli bir yere sahiptir. Dîvân-ı Hikmet’ten anlaşıldığına göre, hikmetlerinin büyük bir kısmı da ilâhî ilhâmla bu mekânda Ahmed Yesevî’nin dilinden dökülmüş ve yanındaki dervişler tarafından tespit edilmiştir.
Eserin tertibi Ahmed Yesevî’nin vefâtından asırlarca sonra Yesevî dervişleri tarafından tertip edilmiştir. Bunun en büyük delili, eserde kullanılan dilin XI. asra değil, daha sonraki yüzyılların dil özelliklerine sahip olmasıdır. "Dîvân-ı Hikmet" kâfiye sistemi ve vezin bakımından koşmalara benzeyen dörtlüklerden ve aruz vezninde yazılmış gazellerden ibarettir.
Sultan Timur, Ahmed Yesevî’nin vefatından yaklaşık iki yüz otuz yıl sonra Buhara’yı fethettikten sonra Yesi şehrine gelmiş ve 1398 yılında Ahmed Yesevî’nin mezarına güzel bir türbe ve külliye inşa ettirmiştir. Bunu, Yesevî’ye duyduğu şükran borcundan dolayı yaptığını ifade etmiştir. Zira Timur rüyasında Yesevî’yi görmüş ve ondan Buhara’yı fethedeceği müjdesini almıştır. İki sene içinde tamamlanan türbe inşaatı, cami ve dergâhıyla tam bir külliye hâlini almıştır. Zamanla harap olan türbe, bir rivayete göre Özbek Hânı Abdullah Hân, bir diğer rivayete göre ise Şeybânî Hân tarafından tamir ettirilmiştir. Günümüzde bu türbenin bulunduğu camiye “Cami-i Hazret” bu camiinin bulunduğu Türkistan şehrine de “Hazret-i Türkistân” veya sadece “Hazret” denilmektedir. Ahmed Yesevî’nin türbesi yılın her mevsiminde ziyaret edilmekle birlikte, bilhassa senede bir defa “Zilhicce’nin onunda” bu türbede Türkmen, Özbek, Kazak ve Kırgız Türkleri tarafından görkemli merasimler düzenlenmektedir.
İslam Bilgini Yönü
Ahmed Yesevî, Hanefî bir âlimdir. Kuvvetli bir medrese tahsili görmüş, din ilimleri yanında tasavvufu da iyice öğrenmiştir. Bununla beraber devrinin birçok âlim ve mutasavvıfı gibi belli bir sahada kalmamış, inandıklarını ve öğrendiklerini çevresindeki yerli halka ve göçebe köylülere anlayabilecekleri bir dille aktarmaya çalışmıştır. Bir mürşit ve ahlakçı hüviyetiyle onlara şeriat hükümlerini, tasavvuf esaslarını, tarîkatının adap ve erkânını öğretmeye çalışmak, İslamiyet’i Türklere sevdirmek başlıca gayesi olmuştur. Bu öğreticilik vasıfları sebebiyle hikmetleri, bazılarınca heyecan ve coşkudan uzak, sanat endişesi taşımadan söylenmiş şiirler olarak kabul edilmiştir.
Eserlerini, anlaşılır olmak uğruna Türkçe yazdı
751 yılında Türkistan’da, batıya yönelen Çinlileri durdurmak için Karluk Türkleri, Abbasîlerden yardım istedi. Bugünkü Kırgızistantopraklarındaki Talas Irmağı çevresinde yapılan savaşta Çinliler yenildi ve geriçekildi. Bu dayanışma, Türklerin İslamiyet’e geçiş sürecinibaşlattı.
Aradan 350 yıl geçip Ahmed Yesevî devrine geldiğimizdebu sürecin bittiğini ve kâmil bir İslam anlayışının bu coğrafyaya tamamenyayıldığını iddia edemeyiz. Aksine İslami fikirler canlı bir biçimdetartışılıyor, Müslüman, Şâmân, Mecûsî, Budist inanca sahip topluluklar aynışehirlerde, geniş bozkırlarda yan yana yaşamaya devam ediyor, bir yandan daİslam dini sofiler, âlimler, tüccarlar tarafından Türkistan’da anlatılıyor vetaraftar topluyordu. İslam öncesi inançların etkisi devam ediyor, bir yandan dahiç ilgisi olmayan öğretiler İslam inancı gibi kabul edilip İslamiyet zarfıiçinde çoğu göçebe, tarım ve hayvancılıkla uğraşan yeni Müslüman kitleyeveriliyordu. İşte tam bu noktada hurafelerden uzak, temel bakış açısıbozulmamış, yüksek ahlaklı insanlar tarafından temsil edilen İslam’ın kitlelereaktarılması ihtiyacı, şiddetle artıyordu. Ahmed Yesevî’yi farklı ve önemlikılan, genelde İslam’ın yayılması, özelde de tasavvuf tarihinde büyük birboşluğu doldurmuş olmasıdır. Onu bu kadar önemli ve büyük yapan hiç şüphesiz buboşluğu en güzel şekilde doldurmasıdır. Buhara’dan Yesî’ye dönmesinin ardında, bu gerçek yatıyordu. Onun zamanına kadar aşağı yukarı bütün büyük mutasavvıflarArapça ve Farsça eserler vermişlerdi. Onun amacı sadece, İslamı okuma yazma dahibilmeyen geniş kitlelere ulaştırmaktı. İşte bu yüzden şiir külliyatı olanDîvân-ı Hikmet, Fakirnâmeve en son Kazak araştırmacı Dr. Muhammedrahim Carhammed Uli tarafından bizlere ulaşanRisâleisimli eserlerini yerel dil olan Türkçeyle yazmıştır.
İslami ilimlerdeki derin bilgisini, o zaman çoğugöçebe olan toplumun anlayacağı bir biçimde yaşadığı topluma aktarmış olması, onu Türkistan’ın en fazla talebesi ve izleyeni olan dinî lider konumunagetirmiştir. Ahmed Yesevî, Taşkent ve Siriderya bölgesinde, Seyhun’un ötesindekibozkırlarda yaşayan göçebeler arasında büyük bir nüfuz sahibi oldu. Etrafınaçoğunlukla İslamiyet’e samimiyetle bağlı bilgisiz köylüler ile Müslüman olmayaistekli Kırgız ve Uygur Türkleri toplandı. Ahmed Yesevî eğitim faaliyetlerinde, bulunduğu Yesî bölgesinde bozkırlarda yaşayan göçebe insanlara sesleniyordu. Halka ulaşmanın sırrına ermiş, geniş halk kitlelerini etkilemeyi başarmıştı. Hintli İslam bilgini Şeyh Ahmed Serhendî’nin (İmam Rabbânî) bireyleri eğitmekiçin dostlarına yazdığı mektuplara karşılık; Yesevî, okuma yazma oranının düşükolduğu geniş Türkistan steplerinde, kopuz çalmak suretiyle okunan ilâhîlerlebilgilerini yayıyordu. Bir medreseli mutasavvıf olarak, şeriat ile tasavvufusünnî inanç doğrultusunda birleştirdiği şiirleri sanat yapma kaygısından uzaktı. Bu sebeple, Orta Asya ve Anadolu’da İslam’ınkabulü, tasavvufî bir nitelikteolmuştur. Talebeleri, Yesevî yaşarken (ölümünden sonra da vasiyeti üzerine), İslam dinini ve onun fikirlerini, sadece Türkistan’da değil, Afganistan, Hindistan, Bengal (bugünkü Bangladeş ve Hindistan’ın batısındaki bölge), Anadoluve Balkanlar’da tasavvufi bir anlayışla yaymışlardır.
Baş eseri olanDîvân-ı Hikmet’in şiir vemanilerden oluşması ve adınınHikmetolmasının sebebi de, bu amacahizmet etmektedir. Nahl suresi, 125’inci ayette “Sen Rabbinin yoluna hikmetve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Rabbin kendiyolundan sapanları en iyi bilendir ve o hidâyete erenleri de çok iyi bilir” şeklindebuyrulduğu gibi, insanları hikmetli sözlerle en güzel şekildeİslam’a çağırmış ve bunu da o zaman topluma mesaj iletmenin geçerli bir metoduolan şiir formuyla yapmıştır. O şiir ve edebiyatı araç olarak kullanmış bunda daçok başarılı olmuştur. Onun dizelerinde insanlar; dini mesajları, ahlakidavranış normlarını, en yalın ve anlaşılır şekildeöğrenmişlerdir.
Bu şekilde Ahmed Yesevî’nin hayattayken yüzlerce talebesi ve binlerce müridi olmuştur. Onun ölümünden sonra da fikirleri günümüze kadar birçok tarikatta yaşayarak gelmiştir. Halen Kazakistan’da kendilerini Yesevî olarak niteleyen sûfî grupları vardır. Anadolu ve Balkanlar’da ise XIII. yüzyıldan sonra Yesevîye tarikati, aynı tasavvuf ekolünü benimseyen Nakşîlik içersinde hayatiyetini devam ettirmiştir. Zira Nakşîlik, Yesevîliğin devamı kabul edilmiştir. Yesevîyye tarîkati, Bektâşiliği de derinden etkilemiş, Hacı Bektâşi Velî, Makâlât adlı eserinde Ahmed Yesevî’nin prensiplerine geniş yer vermiştir. Ahmed Yesevî özellikle bu iki tarîkatın ilhâm kaynağı sayılabilir.
Kişiliği ve Yaşantısı
İslami ilimlerdeki derin kavrayışı ve tasavvuftaki yüksek mertebesi, Ahmed Yesevî’ye büyük bir tevazu kazandırmıştı. Uyku dışındaki vaktini üçe bölerdi. Üçte birini ibadet ve zikirle geçirir, üçte birinde öğrenci yetiştirir ve ilimle uğraşır, üçte birinde ise tahta kaşıklar yapıp satarak geçimini temin ederdi.
Yesevî’ye göre tasavvuf adamının da, mutlaka bir mesleği ve işi olmalıdır. “Kabiliyeti olmayanın, kerameti de olmaz” görüşündedir. Nitekim kendisi hayatı boyunca bu ilkeye bağlı kalmış, kaşık yontarak geçimini sağlamıştır. Ona göre insan, kim olursa olsun başkasına yük olmamalı ve kendi elinin emeğini yemelidir. Onun bu davranışı kendinden sonra gelen sofileri etkilemiş ve hepsi ilmî faaliyetten ayrı olarak geçimlerini temin ettikleri bir meslek sahibi olmuşlardır. Yesevî’ye göre; hak etmediği lokmayla, haram yollardan beslenenin, ne kendisine, ne de başkasına saygısı yoktur.
Bir rivayete göre Yesevî, yaptığı kaşıkları, kepçeleri öküzün heybesine koyar, yola sürermiş. Buna alışkın olan hayvan, kendi kendine pazara gider, dolaşırmış. İnsanlar bilir, heybeden malı alır, takdir ettikleri bir miktarı da heybeye bırakırlarmış. Arada durumu bilmeyen biri heybeden bir şey aşırırsa, öküz onun peşine takılır, elindekini heybeye geri koyuncaya kadar da peşini bırakmazmış.
Ahmed Yesevî’ den güzel sözler:
Ey dostlar! Cahillerle dostluk kurmaktan sakınınız.
Akıllı ve uyanık isen, kendini dünyâya kaptırma. Şeytân seni kandırıp emrine alır. Bundan sonra felakete sürüklenirsin de haberin bile olmaz.
Himmet (Allah’tan yardım dileme ) kuşağını beline sarmayan insân, dünyâ sevgisinden kendini kurtaramaz.
Kalp kırma. Allah kalp kıranları sevmez.
Müslüman olsun-olmasın, da hiç kimseyi incitme.
Düşünmek ve çalışmak ibâdettir.
Düşmanına iyilik et ve yaptığın iyiliği başa kakma.
İnsanın en büyük zaafı bencil olup iyilere değer vermeyişidir.
Erenlerin yolunda yürümek istersen, halk içinde alçakgönüllü ol ve cahillerden uzak dur.
Yesevîlik Öğretisi ( Yesevîyye )
Yesevîlikte mürit, kendinden ziyade yaradanın eseriyle ilgilidir. Dışa dönüktür. Buna seyri sülûk-i âfâkî denir. Bu usulde yaratılan eşyayı severek tarikatta seviye kazanılır. Yesevîliğin işte bu dışa dönük terbiye metodu, Müslümanlar arasında bu kadar yayılmasında motive edici güç olmuştur. Yesevîliğin devamı olan diğer tarikatlar da bu dışa dönükçü metot sayesinde geniş halk kitlelerinde kendilerine yer buldular.
Âfâkî metodun tasavvuf eserlerinde ise, eşya ve tabiattan ibret alınması tavsiye edilir. Zira her şeyde bir işaret vardır ve o da yüce Yaradan’ı gösterir.
Ahmed Yesevî İslam’ın hükümlerini (şeriat) hakkıyla yerine getirmeyenlerin tasavvufla ilgilenmelerine karşı çıkmıştır. Bu prensibini uygularken hiçbir zaman kırıcı olmamış ve şöyle demiştir:
Kalp kırmak Kâbe’yi yıkmak gibidir. Gönlü kırık zavallı birini görürsen, yarasına merhem ol.
Sünnet imiş, kâfir de olsa incitme sen, Allah uzaktır katı yürekli gönül incitenden.
Yesevî, öğretisini hocası Arslan Baba'dan aldığı "ehl-i beyt" sevgisi ve bu doğrultudaki tasavvuf anlayışı üzerine kurmuştur. Bir Türk sûfî tarafından kurulan bu ilk büyük Türk tarikatı, önce Mâverâünnehir, Taşkent ve çevresiyle Batı Türkistan'da etkili olmuştur. Daha sonra Horasan, İran ve Azerbaycan'da yaşayan Türkler arasında yayılan Yesevî tarikatı, XIII. yüzyıldan başlayarak göçlerle Anadolu'ya, oradan da Balkanlara ulaşmıştır.
Yesevî öğretisinin bu denli etkili olmasının temel sebeplerinden biri; Ahmed Yesevî'nin düşüncelerini anlatmak için, o dönemde gelenek olduğu üzere Arapça veya Farsçayı değil, Türkçeyi seçmesidir. Hece vezniyle yazdığı şiirlerle öğretisinin hızla yayılmasını ve kuşaktan kuşağa kolayca aktarılmasını sağlayan Yesevî'nin Hikmet olarak adlandırılan ve yüzyıllarca sözlü olarak yaşatılan şiirleri, XV. yüzyılda yazıya geçirilerek Dîvân-ı Hikmet adı altında toplanmış ve elden ele dolaşmıştır.
Yesevî öğretisinin bu denli etkili olmasının temel sebeplerinden biri; Ahmed Yesevî'nin düşüncelerini anlatmak için, o dönemde gelenek olduğu üzere Arapça veya Farsçayı değil, Türkçeyi seçmesidir. Hece vezniyle yazdığı şiirlerle öğretisinin hızla yayılmasını ve kuşaktan kuşağa kolayca aktarılmasını sağlayan Yesevî'nin Hikmet olarak adlandırılan ve yüzyıllarca sözlü olarak yaşatılan şiirleri, XV. yüzyılda yazıya geçirilerek Dîvân-ı Hikmet adı altında toplanmış ve elden ele dolaşmıştır.
İslam'ın değerlerini Türk kültürünün değerleriyle kaynaştıran Yesevî öğretisi, özellikle bozkırlarda yaşayan Türk boylarının İslamiyet'i benimsemesini kolaylaştırmıştır. İslam'ı tanımalarına ve benimsemelerine karşın, var olan değerlerinden kopmayan bu topluluklar için, kentli din bilginlerinin sunduğu kuralcı İslamiyet'ten çok, dervişlerin sunduğu, dine esnek yaklaşan ve eski inançları yadsımayan bir İslam anlayışı, daha yakın gelmiştir. Böylece "Şaman" geleneklerinin bir kısmı az ya da çok değişikliklere uğrasa bile, varlığını sürdürmüştür. Kazakistan'da "Yesevî zikri" adı verilen törenlerde, geleneğin İslami değerlerle kaynaştırılarak bugün bile sürdürüldüğü görülebilir.
Bu örnekler, Yesevî'nin temsil ettiği İslam'ın, var olan inanç sisteminin tamamen terk edilmesini şart koşmadığını ortaya koymaktadır. Bu yüzden bugün yalnızca Kazakistan'da değil, eski Türkistan toprakları üzerinde yaşayan Türk topluluklarının çoğunda Şaman geleneklerinden izler görülür. Üstelik bu uygulamalar, Ahmed Yesevî'nin izinden gidenlerce Anadolu'ya ve Balkanlar'a da taşınmıştır.
Ahmed Yesevî, öğretisini "Dört Kapı" olarak bilinen şu ilkeler üzerine kurmuştur: Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat. Dört Kapı İlkesi, Hacı Bektâş Velî'nin öğretisine de temel oluşturur. Hacı Bektâş Velî, her bir kapıya onar makam ekler ve "Dört Kapı, Kırk Makâm" olarak adlandırılan ilkeler bütününü ortaya koyar.
“Fars dilini bilir de, sevip söyler Türkçeyi”
Sevmiyorlar bilginler, sizin Türkçe dilini,
Bilgelerden dinlesen, açar gönül ilini,
Ayet - hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar,
Anlamına erenler, başı eğip uyarlar,
Miskin zayıf Hoca Ahmet, yedi atana rahmet
Fars dilini bilir de, sevip söyler Türkçeyi
Türk milliyetinin hamurkârı olan Ahmed Yesevî, Türk aydınlarının Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde, ilk defa Türkçe şiirler söyleyen insandır. Türk dünyasında çok iyi tanınır ve bilinir. Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı; "Şu Ahmed Yesevî kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız?" diyor... Ahmed Yesevî'nin öğrencileri ve takipçileri, onun "Hikmet" denilen şiirlerini yüzlerce yıldan beri tekrarlayarak Türk dilinin gelişmesini sağlamışlardır.
Ahmed Yesevî, ilk Türk-İslam mutasavvıfı olarak, Türklere İslam’ı ve tasavvufu anlatmak için "Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen" şiirlerini Türkçe yazdı, söyledi. Hikmetler, Türk Dünyasının her yerine yayıldı. Türkçe canlandı. Yesevî'nin yolundan gidenler, Türkçe söylediler. Yunus Emre, bir Ahmed Yesevî öğrencisi ve Yesevî izleyicisidir. Hak yolunun en büyük şairidir. Şiirlerinin ilham kaynağı Ahmed Yesevî'dir ve hatta bazı şiirleri Yesevî Hikmetlerinin tekrarlanmış şeklidir.
Sözgelimi Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet’indeki;
“Işkıng kıldı şeyda mini
Cümle alem bildi mini
Kaygum sinsin tüni küni
Minge sinok kirek sin...”
mısraları, Yunus Emre Divanı’nda;
"Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım tünü günü
Bana seni gerek seni"
mısralarıyla karşımıza çıkar.
İki şiirin tamamını karşılaştırdığımız zaman, temanın ve bazı mısraların birbirinin aynısı olduğunu görürüz.
Ahmed Yesevî ve öğrencileri, henüz büyük kısmı Müslüman olmamış, olanları da yeteri kadar dini bilmeyen Türklere İslamiyeti anlatmak gayretiyle Türkçe söylemişler ve Türkçenin devamına ve gelişmesine en büyük hizmeti yapmışlardır.
Osmanlı padişahlarını da etkiledi
Beş yüz yıl önce Avrupa'da, dinlerinden ötürü işkenceye ve yok edilme tehdidine maruz bırakılan ispanya Mûsevîlerini gemiler göndererek İstanbul'a getiren Osmanlı Hükümdarı II. Beyâzıd, Yesevî anlayışının takipçisi ve uygulayıcısıydı. Ve II. Beyâzid bir Yesevî dervişiydi. Bu anlayışa bugün de bütün insanlığın ihtiyacı vardır.
Ahmed Yesevî'nin yaşamış olduğu Türkistan şehri, Uluğ Türkistan'ın kalbidir. Türkistan şehri aynı zamanda, Oğuz Han'ın da başşehridir. Hepsinden önemlisi, ilk adı "Yesî" olan Türkistan şehri, dünya Türklüğünün ortak manevi atası olan Ahmed Yesevî'nin şehridir. Bu şehir, önce kendi adını ona vermiş, daha sonra da Ahmed Yesevî'nin unvanını ad olarak almıştır. İslam dünyasında, Ahmed Yesevî için "Türkistan'ın Pîrî" ve "Türkistan'ın Hazreti" denilirdi. "Türkistan'ın Hazreti'nin Şehri" ifadesi zamanla kısalarak "Türkistan" olmuştur.
Türkistan'da Ahmed Yesevî'nin türbesi ve Yesevî Dergâhı vardır. Ahmed Yesevî'nin türbesi bugün de Türk dünyasının her yerinden gelen ziyaretçilerle dolup taşmaktadır.
Ahmed Yesevî, bizim ruh hamurkârımızdır. Milliyetimizin temel insanıdır. Bugün, Türk Dünyası birbirine yeniden kavuşurken, buluşma ve birleşme noktası, Ahmed Yesevî'nin adı, fikirleri ve hizmetleri olacaktır...